Küreselleşme ve yeni dünya düzeni

Küreselleşme ve Yeni Dünya Düzeni

 

Yeni Dünya Düzeni’nin yaygınlaşmasıyla birlikte, iki önemli süreç de belleğimizi ve bilincimizi hızla sarmış bulunmaktadır. Bunlardan biri ekonomik olguların geri plana çekilip, politika-hukuk karışımı üst-yapı kurumlarının öne çıkarılması, diğeri ise çarpıtılmış kavramlar kullanılarak Yeni Dünya Düzeni’nin gerçek boyutunun ve içeriğinin halklardan gizlenmesidir. Birbirini tamamlayan bu iki olgu, halkların bilincini körelterek ”zorla küreleştirme” niteliğindeki yeni emperyalizmin, ”küreselleşme” adı altında bir tür enternasyonalizm olarak algılanmasına yol açmaktadır.

Küreselleşme olgusu, kâr hadleri sıkışan gelişmiş ülkelerdeki sermayenin kendisine yeni faaliyet ve kâr alanları aramak için giriştiği yeryüzünü işgal hareketidir. Bu maceraya atılan sermaye kendi işçisini yoksullaştırmakta, gittiği yerlerde de yeraltı kaynaklarını ve insanı sömürmektedir. Bir yandan üretici piyasalarını genişleterek giderek monopson, diğer yandan da ürün piyasalarını kaplayarak monopolleşme eğilimine giren merkez güçlü sermaye emeğe, halklara ve çevreye dost olarak görülemez. Merkez sermaye, ekonomik örgütlerle işgal ettiği alanlarda suhuletle yayılabilmek için, ekonomilerin serbestleştirilmesini, bürokrasinin kaldırılmasını, kamu kesiminin küçültülmesini, sosyal politikaların terk edilmesini ve hızla özelleştirme yapılmasını dayatarak, ekonomik anlamda insan haklarını tahrip etmektedir. Türkiye’ye yerli şirketlerle giren yabancı sigara devlerinin henüz piyasanın üçte birine yakın bir paraya sahip iken dahi fiyatlarla ve devletin vergi politikasıyla nasıl oynadığını görmedik mi! TEKEL de ortadan kaldırıldıktan sonra bu gücün nelere kadir olabileceğini düşünmek bile insanı dehşete düşürmüyor mu!

Küreleştirme akımının halklar tarafından anlaşılmadan suhuletle yayılmasını sağlamanın ikinci yolu da, küreleştirmenin demokratik ve insan haklarını öne çıkaran bir süreç olduğu safsatasının propaganda ediliyor olmasıdır. Küreleştirme ile ilgili bir ton kaynakta, halkların sınıf bilincinin karartılmasından ve sömürüden hiç söz edilmemekte, buna karşın bu akımın demokrasiyi, insan haklarını (hangi anlamda?), etnik kimlikleri vb. öne çıkardığı vurgulanmaktadır. Nedense, insan hakkı bağlamında, ekonomik haklar geri plana çekilmekte, kültürel haklar öne çıkarılmaktadır.

Alt-kimlikler, sınıf bilincinin aksine, varsıl ekonomilerde sorun yaratmaz, ama sınıf bilincinden yoksun fakir ekonomileri böler. ABD ayrı devletlerden oluşmakta, ama ABD ekonomisi zenginlik kaynağı olarak görülmektedir; İsviçre’de üç ayrı dil konuşulmakta, ama İsviçre Suudi Arabistan’la beraber fert başına geliri en yüksek ülkedir; Almanya Land’lara ayrılmıştır, ama Almanya AB’nin motorudur. Hiçbir yoksul ülke yoktur ki, kışkırtılmış etnik ya da farklı alt-kimliklere rağmen politik istikrar ve huzur içindedir. Yoksul ekonomilerde azınlık grupların merkezden koparak siyasal olarak ayrı örgütlenmeleri, günümüzde var olandan daha çok sayıda ufak siyasal yapıların ortaya çıkmasına yol açar. Sınıf bilincini geri plana çekerek, alt-kimlikleri öne çıkarmak ve kışkırtmak merkez kapitalizmin önemli politikalarındandır. Türkiye’de Dünya Bankası fonları ve dürtüleriyle rampaya yerleştirilen Kamu Yönetimi Temel Yasası projesinin mantığı da bu açıdan sorgulanmalıdır.

İnsan hakları, doğal olarak, ekonomik haklar yanında kültürel hakları da kapsar. Bu olgunun yadsınmaması gerekir. Irak’ın işgalinde ABD’nin işini kolaylaştıran olgulardan biri de Saddam Hüseyin ‘in Kuzey Irak politikası olmuştur. Ancak korkarım ki, henüz sınıf bilincinin gelişmediği yoksul toplumlarda alt-kimliklerin baskılanması kadar, insancıl niyetlerle de olsa, kışkırtılması, ABD’nin Kuzey Irak politikasında görüldüğü gibi, ülkeleri bölerek sömürgeleştirmenin etkili bir yolu da olabilir.

Kaldı ki, insan haklarının ve alt-kimliklerin korunmasının yolu hukuksal veya politik kılıflar oluşturmak olmayıp ekonomik refahı yükseltmektir. Önemli olan hakların tanımlanması değil, bireylerin haklardan yararlanabilir olmasıdır. Fiilen yararlanılamayan hak, hak değildir! Avrupa’nın ve tüm gelişmiş ekonomilerin gelişmekte olan ekonomilerde ve bu arada Türkiye’de her geçen gün gerileyen yaşam hakkından ya da sağlık veya eğitim gibi ekonomik haklarından söz etmemesi niçin hiç dikkatimizi çekmez ki! AB’nin, ILO sözleşmelerine uymamızı istemesi ise ihracata canhıraş bir tempoda yönelmiş olan Türkiye’nin ve benzeri ülkelerin halklarına olan saygıdan değil, sosyal dampingi engelleme çabasından kaynaklanmaktadır. Şanssızlığımız şurada ki, tarihin bu aşaması medeniyet ukalaları hakkında bize henüz net ve doğru bir görüntü vermemektedir. Zira, tüm dünyayı sömürerek böyle bir medeniyet(!) kurmuş olanların, yavaş yavaş tüm sömürü havzaları kuruyunca neler yapabileceğini henüz görememekteyiz.

Temel sorun, bölge halkının alt-kimlikler tabanında bölünmesi değil, tam tersine, bölgeden emperyalistleri kovabilmek ve yöre kaynakları üzerinde bölge halklarının hâkimiyetini kurabilmek için, alt-kimliklerin korunarak sınıf bilincinin öne çıkarılmasıdır. Hakların kullanılması ekonomik olanaklarla mümkün olduğundan, insan hakkı açısından sınıf bilinci alt-kimliklerin önünde yer alır. Sınıf bilinci alt-kimlikleri de koruyarak emperyalizme karşı durur, ama yoksullukta ve sınıf bilincinden yoksun toplumlarda şişirilen alt-kimlikler emperyalizme yol açar. Alt-kimlikleri üst-kimlik konumuna getirerek kışkırtmak yerine, halkların düşmanlarının karşıt alt-kimliklere sahip olanlar değil de, sermaye olduğunu anlatmak daha bir insan hakları odaklı çalışma olurdu! Demek ki, sipariş başka biçimde verilmiş!

This entry was posted in Makale. Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s